14 Eylül 2010 Salı

Kimkiminlenerdenezamanne

"Kendisine tutulan kişideki bu ilgi çekici değişimin en az farkına varan Baron'du, yani bu duruma neden olan insan. Çünkü kim dönüp de gölgesine bakar ki?"

Okuduğum bu iki cümleden sonra yine yeni sorular edindim. Bir insan bir insana kendinden kaybedecek derecede nasıl bağlanabilir? ve onun gölgesi olmayı kendine kabul ettirebilir?
Bunlar aslında su yüzüne çıkmasa da çoğu ilişkinin vazgeçilmezi mi? Yoksa bu kadar bağlılık ve tutku içeren ilişkiler bizlere eskilerden kalmış hikayeler mi?

Bir diğer açıdan da;

Kendisine bağlanmış birine nasıl davranmalıdır insan? Ya da nasıl farkedebilir ki ipuçlarını? Gerçekten gölge hep ardında mıdır bu durumda? Güneş hiç arkamızdan gelmez mi?

Peki;

Kadın ve erkeğin bağlılıkları benzer midir? Bir cins diğerinden daha bağlı diye genellenebilir mi? Kimin daha çabuk ilgisi dağılır? Hangi cins karşıdan gelen ilgiyi daha kolay farkeder?

Ya da;

Kimler gölgeye sahip olmaktan mutludur? Bu insanlar bencil midir? Yoksa farkedemeyecek kadar saf mı?

13 yorum:

incredo dedi ki...

ne kadar zor sorular bunlar!
ama şunu söyleyebilirim ki ;
kadınlar ve erkeklerin beyni o kadar farklı çalışıyor ki.
Bu yüzden zaten kadın erkek ilişkileri bu kadar karmaşık!
Empati bence hemcisnlerinde geçerli bi kavram.çünkü bi kadın asla bi erkek gibi, bi erkek de asla bi kadın gibi düşünemez kanımca.
iyi geceler ;)

yarımbırocker dedi ki...

Doğru dedin. Empati diye bir şey olabilir mi? aslında bu da çok zor bi soru.
Hastayken kıvranıp hep ilaçlarımı kullanıcam deyip, iyileşince umrumuzda olmuyor. Kendi kendimize bile geçmiş halimizle empati kuramıyoruz. Ki başka biriyle, hele ki karşı cinsle kurabilelim.
Kurduğumuzu düşünebiliriz ancak. =)

Burak Özkan dedi ki...

Ayna Nöronlarının empati kurmada çok büyük payının olduğunu söylüyorlardı. Ancak burada empatinin ne olduğunu anlamak gerekiyor. Bir insanın yüzünde ki acı ifadeyi gördüğümüz anda onun okumasını yapar ve o acıyı tıpkı biz de yaşamız gibi hissederiz. Elbette büyük ölçüde değil. Hatta şu devirde, insanların yüzlerinde ki ifadeleri okumak sanırım giderek zorlaşıyor. Çünkü çok fazla kendimize dönmüş durumdayız.

Herneyse, ama şu hastayken yaşadığını söylediğin şeyin empati ile ilişkili olduğunu sanmıyorum. O daha çok, 'anı yaşadığımız' için gerçekleşen bir durum.

Ayrıca şu muhabbetle ilgili de bir şey demek istiyorum, izninizle. İncredo değinmiş; "çünkü bi kadın asla bi erkek gibi, bi erkek de asla bi kadın gibi düşünemez kanımca."

Bir erkek, başka bir erkek gibi de düşünemez ayrıca. Sadece bazı kültürel ve sosyal kalıplaşmış tepkiler vardır ama bu yine de, iki erkeğin birbirlerinin ne düşündüğünü anlayabileceği anlamına gelemez. En azından ben böyle düşünüyorum. Çünkü iki ayrı erkek, iki ayrı 'farkında olduğunun farkında olan' birer varlıktır.

Being Malkovich'de ki adam filmin başında maymuna ne güzel söylüyor: "Sen çok şanslısın çünkü bir şeylerin farkında olmak gerçekten berbat bir şey."

yarımbırocker dedi ki...

Evet ben de onu söylemeye çalıştım. İki erkek bile birbirini ne kadar anlayabilir, iki insan ne kadar anlayabilir?
Empatiyi algılayışımda bir eksiklik olabilir cidden. Empati denen şeyin büyük ölçüde yalan olduğunu düşünüyorum.
Kimse kimsenin yüzüne bakınca karşısındakinin acısını hissedemez. O an karşısındakine acır ve içten içe o durumda olmadığı için mutluluk duyar.

Burak Özkan dedi ki...

:)

"Kimse kimsenin yüzüne bakınca karşısındakinin acısını hissedemez. O an karşısındakine acır ve içten içe o durumda olmadığı için mutluluk duyar."


Ne yalan söyleyeyim, bu ifadeyi biraz öfkeli buldum. Empatiyi, daha çok romantik bir biçimde ele aldığın sonucunu çıkartıyorum bu tepkinden. Ancak dediğin durumun bir benzerinin almanca bir karşılığı da var; şimdi bulmakla uğraşamayacım ama. Bir insanın, başka bir insanın duyduğu -kendisinin etken olmadığı- acıdan keyif alması. Elbette, bir başkasının duyduğu acıyı, biz yaşamadığımız için 'şükrediriz' ancak bu şükretmenin kökeninde sadece 'kendi başına gelmemesinin' yattığını sanmıyorum.

Eğer empatiyi, 'neler hissettiğini anlıyorum' boyutunda alırsak iki türlü yalan olur. Birincisi, karşı tarafın hislerini o an biz de hissetmiyoruzdur; bu yüzden o an için anlamamız olanaksızdır. Belki sadece tekniksel olarak. İkincisi de, işte başkasının varlığını duyumsayamamaktan kaynaklanıyor.

Bence tüm bu durum insan açısından çok trajik. Yani, mantıken aynı şeyleri hissediyoruz; çoğunlukta aynı tepkileri veriyoruz; bunu tekniksel açıdan biliyoruz, öyle değil mi? Yoksa holivud bu kadar aşk filmini nasıl çekecekti? Ama öte yandan da birbirimize asla ulaşamıyoruz. Hakkaten trajik.

yarımbırocker dedi ki...

Belki de empatiyi olduğundan farklı algılayanlar (ben gibi) yüzünden böyle bir karmaşa oluşuyor. Aslında empati hakkında söylediklerine katılıyorum.
Benim empati kavramım bütünüyle karşındakini anlamaya dayanıyor. Ama onu "başkasının davranışlarını onun olduğu durum içerisinde düşünerek eylemlerini garipsememek" gibi bir şekilde değiştirmem gerekiyor olabilir.

Evet, aynı/benzer şeyleri yaşıyor,düşünüyor ve söylüyoruz ama bi okadar da farklıyız.
Belki de farklı olduğumuza inandığımız için anlayamıyoruz birbirimizi.
Ki bu da aynı/benzer olduğumuzu gösterir.

Burak Özkan dedi ki...

Şimdi, karşındakini bütünüyle anlama olayına yeni bir anlam vermeme izin ver. Anlamayı, 'duyumsamak' ile değiştir. Çünkü 'anlamak' illa ki bir duvara çarpacaktır. Ancak duyumsamak öyle değil. O işin özüne daha yakın.

Öteki yaklaşımın ise daha olağan. Bununla ilgili de bir ara şöyle bir şey düşünmüştüm. Açıklamaya çalışıyım.

Birine, içinde bulunduğun durumu ve o durumun sana yaşattıklarını, tam olarak anlatabilmek için, o kişinin senin hissettiklerini hangi durumda hissedeceğini bilmen ve ona durumu o olaylar üzerinden anlatabilmen yararlı olabilir. Böylece, o kişi o hissin nasıl bir his olduğunu kendi tecrübelerinden yola çıkarak biraz olsun anlamdırabilir.

Elbette yine bir ölçüde. Hani bir dizide, biri sevgilisini aldatır ve sen de bir zamanlar aynı şekilde aldatılmışsındır da, aldatılan kişiyi çok iyi anlarsın ya; onun gibi bir şey. İşte, empati denen olay da bir bakıma budur.

yarımbırocker dedi ki...

Oh, işte bu çok iyi oldu.
Anlamak gerçekten fazla yüzeysel kalan bi kelime olmuş.

Empatiden kasıt, karşıdakinin durumunu kendi tecrübelerinden yola çıkarak duyumsamak olmalı öyleyse. Evet bu oldu sanırım.

Temellendi kafamda artık. Mutlu oldum resmen.Teşekkürler =)

Burak Özkan dedi ki...

Rica ederim.

Ben de bu esnada bir deja-vu yaşadım. :)

Son yorumları daha önce de görmüştüm. Bu deja-vu hakkında son zamanlarda mantıklı bir açıklama okudun mu?

yarımbırocker dedi ki...

okumadım. ama fikir yürütebilirim.
Aslında işin basidi, zaman diye bir şey yok, her şey yanılsamadan ibaret deyip nihilizmin arkasına sığınıp kurtulmak.

Bence insanları ve durumları belirli sınıflamalara tabi tutuyoruz. Ve oluşan yeni bi durum veya tanışılan biri önceden sınıflanmış olanların içerisine katılmaya çalışılıyor. Yeterince farklı olanlara yeni bir sınıf açıyoruz. Benzeri önceden yaşanılmış olanlaraysa , ya bu bi yerden tanıdık geldi, ben bu anı daha önce yaşamıştım.
diyoruz.
ya da demiyoruz.

Burak Özkan dedi ki...

'Sence'nin ötesinde bir durum o, merak etme. :) İnsanları, olayları, zevkleri, renkleri, meyveleri, sebzeleri; kısaca her bir şeyi kategorilere ayırıyoruz. Sanırım bunda en çok -yanlış hatırlamıyorsam- Aristotales'in parmağı var. Ama mesele ilk başta, bize faydalı olmak adına olsa da, -örneğin 'elmayı' ver dermek gibi- sonrasında cılkı çıkmış. Sanırım bu da, bütünlüğe ulaşmakta ki zorluktan kaynaklanıyor; böylece her şeyi parçalara ayırıp, kendimiz için güvenli bir hale sokuyoruz. Ben, insanlarla ilgili yaptığımız analizlerin de özünde bunun yattığını düşünüyorum. Birinin analizini yapmaya kalkışarak, o kişiye düşünsel açıdan hakim olmaya çalışmak, gibi. Bunu gündelik hayatta sürekli görürüz ya, aileler komşular hakkında konuşuyor falan. Benim babam özellikle çok yapar.

"Ben O'nu anladım, o şöyle şöyle çünkü böyle böyle diye," konuşur. :D

Ama deja-vu ile ilgili olan kısımda ki yorumuna pek katılmıyorum. Çünkü deja-vuların daha spesifik özellikleri var. Yani bilemiyorum; belki önceden bu durumun bir şekilde düşünü kuruyoruz ve sonra da o düşü kurduğumuzu unutuyoruz. O durumu yaşadığımızda da unutulan düş devreye giriyormuş gibi.

Bilemiyorum, olayı mistik bir boyuta taşımak istemiyorum ama tuhaf yine de.

yarımbırocker dedi ki...

Bemim alışkanlığımdır bence, sanırım,belki de gibi olasılık ve subjektiflik içeren sözcükler kullanmak. Uzlaşmacı bi kişiliğim var herhalde. (bazen de abartıyorum böyle:)

Deja-vu ise benzetmeden ileri gelen bir olay. Hali hazırda yaşanmış olanlardan hareketle geçmişte düşündüklerinin benzerini şimdi düşünüyorsun. olaylar aynı olmasa da hissettirdikleri benzer olunca da daha önce şu anı yaşamışsın gibi geliyor.

seninki mistikse, benimki de bi hayli basit oldu ama...

Burak Özkan dedi ki...

Evet, bence de subjektiflik içeren kelimeler sürekli kullanılmalı. İşin aslında söyleyebileceğin her şey, istesen de istemesen de subjektif olacak olsa bile, sen sanki 'bence' diye söze girerek bunun bilincinde olduğunu belirtiyor oluyorsun. 'Bence' kelimesi, senin olaya yaklaşımında ki kesinsizliği simgeliyor. :)

Deja-vu konusuna gelince de, evet dediğin gibi de olabilir. Ama ben yine de o spesifik yanı merak ediyorum.

Ayrıca basitlikten ziyade, 'daha az' süslü diyebiliriz. :)